Cappadox festivali içerik kapsamında belirtildiği gibi tüm duyulara seslenen yepyeni bir festival anlayışından doğdu. Başka bir deyişle müzik, çağdaş sanat, gastronominin bütünleşeceği bir açık hava festivali bekliyor olacak bizi .
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Mayıs 2015 Cuma
CAPPADOX FESTİVALİ @KAPADOKYA
Kültür Sanat blogu olarak bu etkinliği inceledik ve Aciman'ın Sanat Güncesi ekibi olarak seyahat planımıza katmamız nedeniyle hemen heyecanımızı sizle de paylaşmak istedik.
Cappadox festivali içerik kapsamında belirtildiği gibi tüm duyulara seslenen yepyeni bir festival anlayışından doğdu. Başka bir deyişle müzik, çağdaş sanat, gastronominin bütünleşeceği bir açık hava festivali bekliyor olacak bizi .
Cappadox festivali içerik kapsamında belirtildiği gibi tüm duyulara seslenen yepyeni bir festival anlayışından doğdu. Başka bir deyişle müzik, çağdaş sanat, gastronominin bütünleşeceği bir açık hava festivali bekliyor olacak bizi .
Etiketler:
acıkhava,
biletix,
cagdas sanat,
cappadox,
cappadox festivali,
festival,
gastronomi,
kapadokya,
kapadokya acık hava festivali,
kültür sanat,
müzik,
nevsehir,
pozitiflive,
sehir etkinlikleri
12 Şubat 2015 Perşembe
"YALNIZCA" DOLUNAY
Etiketler:
caz,
dave mckean,
dolunay obruk,
is sanat,
is sanat kultur merkezi,
istanbul kafası,
jaz konserleri,
jazz,
müzik,
my best friends are vocalists,
neil gaiman,
ozan musluoglu,
tim burton,
yalnızca
22 Aralık 2014 Pazartesi
SON İKİ HAFTADIR DİNLEDİĞİM EN GÜZEL SES
Bayılıyorum beni ilk dinlediğimde ele geçiren seslere. Hele sadece iş sadece sesle kalmayıp şarkılar ve tınılar da işlediyse içime. İşte budur, tamam oldu diyorum. Kat gönül listenin içine.
İşte gönül listeme eklediğim bu güzel ses ve sanatçıyı paylaşmak ve duyurmak istedim size.
Eğer bilen var ise hele de jazz dinlemeyi seviyorsa o kişilerin kesin benimle aynı fikirde olacaklarına inanıyorum.
Sevgili Jülide Özçelik'den bahsediyorum.
Bu yazıyı hazırlamadan önce kendisini tanımayan birkaç dostuma da dinlettim. Çok kısa sürede bağ kurdular. Bülbül gibi pırıl pırıl, insanı büyüleyen durulukta bir ses mübalağa etmezsem eğer. Çok çok iyi bir yorumcu Jülide, beğenmemek zor gibi.
Aslında yazımda özellikle belirtmek istediğim bir başka nüans olan jazz müziği için en çok sevindirici olduğunu düşündüğüm şey. O da ülkemizde çok ama çok çok iyi jazz sanatçılarının var olması.
Özellikle bu akımın kraliçelerinden Birsen Tezer ekolünün farklı tarzlarla, farklı tatlarla birçok dinleyiciye ulaşıyor olması şahane .
Biraz da Jülide'den bahsederek asıl onu sizin muhteşem yorumları ile baş başa bırakmak istiyorum.
Lise eğitimini bitirdikten sonra müzik eğitimine Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nin hafif batı müziği bölümünü kazanarak başladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi müzik bölümüne tam burs kazanarak giren Jülide, ensamble ve armonilerde çok çok başarılı.
Türkçe sözlü jazz yapmak projesi ile 2008 yılında çıkan albüm de özellikle Aşık Veysel'in "Kara Toprak" ve Neşet Ertaş'ın "Yalan Dünya"ve Pir Sultan Abdal'in "Geçti Dost Kervanı" şarkıları jazz soundu ile harmanlaşmış ve tek kelimeyle mükemmel.
Kendisinin bazı röportajlarında okuduğum ve çok hoşuma giden geri bildirimlerinden biri jazz müziğinden öte asıl amacının Türkiyeli bir müzik yapmak istemiş olması.
Albümü yaparken hedeflenen şey, normal bir vatandaşta dinleyebilsin. Amaç gene jazz müziğini öne çıkarmak ama hiç jazz sevmeyen ya da normalde dinlemeyen kişilere de dokunabilmek.
Türkiye'de çok az bir kitle tarafından jazz dilenmesine rağmen ben bu tip sanatçılarla ve Türk müziğinin de jazz olarak söylenebilmesi fikri ile, jazz müziğinin daha geniş kitlelere ulaşacağına inanıyorum.
Jülide Özçelik ve albümde emeği geçen tüm müzisyenlere teşekkür ediyoruz. Harika bir albüm. Sıkılmadan keyifle dinleniyor. Herkese tavsiyemdir.
21 Kasım 2014 Cuma
ERIC WHITACRE VE REZONANS İLE İKİ SAAT DÜNYADAN UZAKLAŞMAK
Konu başlığımı biraz uzun tuttum bu sefer.
Evet daha kısa yazabilirdim ama geçtiğimiz haftalarda bu isimlerin koordine olduğu konser sırasında tam olarak da hissettiğimiz duygu bu olduğu için yazımın başlığını dünyadan uzaklaşmak benzetmesi ile ifade etmek istedim.
8 Kasım gecesi Aciman'ın Sanat Güncesi olarak Rezonans Koro Grubunun Koro Şefi Burak Onur Erdem'in davetlisi olarak Eric Whitacre konserini izlemeye gittik.
Konser sonrası da kulise girip hem Burak ile hem de Eric ile sohbet edip çok keyifli vakit geçirdik.
Eric Whitacre, ağırlıklı olarak koro müziği yazan dünyaca ünlü Grammy ödüllü koro şefi ve bestecisi.
Klasik müziğin bu popüler ismi Türkiye'nin en önde gelen korolarından Rezonans ile özel bir çalışma sergiledi ve hakikatten Zorlu Center PSM'de o gece 70 kişilik koro ve Eric bütün salonu başka bir boyuta taşıdılar. Müzik hakikatten çok güçlü olduğunda kesinlikle sizi alıp götürerek başka bir boyuta taşıyabiliyor.
Konserde Eric'in her şarkı öncesi özellikle şarkıları nasıl bestelediğinden içtenlikle bahsetmesi tüm salon ile hızlı bir bağ kurmasına sebebiyet verdi.
Konser sonrası kendisi ile yaptığımız sohbette dünyanın en seçkin konservatuvarlarından biri olarak kabul edilen Juilliard'da okur iken eşi ile tanışmasını,eşinin kendisine İbranice yazdığı beş aşk mektubundan,yıllar önce tanık olduğu yağmur öncesi sessizliğin fırtınaya dönüşmesine kadar değişik konseptlerden ilham aldığını ve bestelerine nasıl etki ettiğini anlatması hepimizi çok etkiledi.
Fanatik derecede de bir Depeche Mode dinleyicisi olduğunu öğrenmek de çok güzel sürpriz oldu bize.
Özellikle ilk kez 2010 yılında "Sanal Koro" projesiyle koro dünyasında bir ilki gerçekleştiren sanatçı, dünyanın dört bir yanından koristlerin internet üzerinden bir araya gelmesini sağladı.
Bu proje sonucu klasik müzik dünyasında digital bir inovasyon sağlanmış oldu diyebiliriz.
Hatta dördüncü Sanal Koro videosu Fly To Paradise için 101 ülkeden 8.400 video gönderilerek,5.900 vokal birleştirildi. Şarkının isminin üstüne tıklayın ve izleyin lütfen müthiş.
Bir sonraki projesinin ne olduğunu da sormadan geçemedik. Çok detay veremediyse de APPLE firması ile bir iş birliğine gireceğinden bahsetti. Bakalım projeyi ilerleyen günlerde duymuş olacağız.
Onun ile ilgili unutmadan ekleyeceğim başka önemli bir bilgi ise "InterStellar" filminin müziklerini yapan duayen kompozitor Hans Zimmer ile beraber Karayip Korsanları serisindeki "Mermaid Theme"'i bestelemiş olduğu. Woww diyorum.
Biraz da Eric ile sahneye çıkan çok başarılı ve genç bir ekipten oluşan Rezonans'dan bahsetmek istiyorum.
Rezonans Grubu, 2010 sonunda koro müziğini en kaliteli şekilde icra etme sevdasıyla kuruldu.
Tecrübeli koristlerden oluşan topluluk bugüne kadar birçok koro festivalinde ve Türkiye'nin farklı şehirlerinde turne gösterileri yapan gençlere çok iyi örnek olan bir sanat topluluğu.
Sadece Eric Whitacre değil daha bir çok uluslararası üne sahip Simon Carrington,Volker Hempfling, Qin Huang gibi konuk şeflerle de konser verdiler.
Grubun genç şefi Burak ise Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi yüksek lisans mezunu.
Koro Şefliği eğitimi için uluslararası ustalık sınıflarına ve dünyaca ünlü koro şeflerinin atölyelerine katıldı.
Türkiye'de koro festivalleri düzenledi. Özellikle Boğaziçi Üniversitesi Gençlik Koroları Festivali olan KoroFest'i hayata geçirdi. Rezonans grubunun kuruluşundan bu yana şefliğini yürütüyor kendisi.
Sahnede de Eric özellikle kendisinin ne kadar başarılı bir şef ve ekibinin uluslararası seviyede bir koro grubu olduğundan bahsetmesi bizleri çok gururlandırdı.
Bu arada 14 Aralık 2014 tarihi Dünya Koro Günü. Eminim bu janra gönül verenler harika organizasyonlar düzenleyeceklerdir bu tarihte.
Bu vesileyle de Aciman'ın Sanat Güncesi olarak Rezonans Grubunun ve tüm koristlerin 14 Aralık Dünya Koro Gününü kutluyoruz.
Evet daha kısa yazabilirdim ama geçtiğimiz haftalarda bu isimlerin koordine olduğu konser sırasında tam olarak da hissettiğimiz duygu bu olduğu için yazımın başlığını dünyadan uzaklaşmak benzetmesi ile ifade etmek istedim.
8 Kasım gecesi Aciman'ın Sanat Güncesi olarak Rezonans Koro Grubunun Koro Şefi Burak Onur Erdem'in davetlisi olarak Eric Whitacre konserini izlemeye gittik.
Konser sonrası da kulise girip hem Burak ile hem de Eric ile sohbet edip çok keyifli vakit geçirdik.
Eric Whitacre, ağırlıklı olarak koro müziği yazan dünyaca ünlü Grammy ödüllü koro şefi ve bestecisi.
Klasik müziğin bu popüler ismi Türkiye'nin en önde gelen korolarından Rezonans ile özel bir çalışma sergiledi ve hakikatten Zorlu Center PSM'de o gece 70 kişilik koro ve Eric bütün salonu başka bir boyuta taşıdılar. Müzik hakikatten çok güçlü olduğunda kesinlikle sizi alıp götürerek başka bir boyuta taşıyabiliyor.
Konserde Eric'in her şarkı öncesi özellikle şarkıları nasıl bestelediğinden içtenlikle bahsetmesi tüm salon ile hızlı bir bağ kurmasına sebebiyet verdi.
Fanatik derecede de bir Depeche Mode dinleyicisi olduğunu öğrenmek de çok güzel sürpriz oldu bize.
Özellikle ilk kez 2010 yılında "Sanal Koro" projesiyle koro dünyasında bir ilki gerçekleştiren sanatçı, dünyanın dört bir yanından koristlerin internet üzerinden bir araya gelmesini sağladı.
Bu proje sonucu klasik müzik dünyasında digital bir inovasyon sağlanmış oldu diyebiliriz.
Hatta dördüncü Sanal Koro videosu Fly To Paradise için 101 ülkeden 8.400 video gönderilerek,5.900 vokal birleştirildi. Şarkının isminin üstüne tıklayın ve izleyin lütfen müthiş.
Bir sonraki projesinin ne olduğunu da sormadan geçemedik. Çok detay veremediyse de APPLE firması ile bir iş birliğine gireceğinden bahsetti. Bakalım projeyi ilerleyen günlerde duymuş olacağız.
Onun ile ilgili unutmadan ekleyeceğim başka önemli bir bilgi ise "InterStellar" filminin müziklerini yapan duayen kompozitor Hans Zimmer ile beraber Karayip Korsanları serisindeki "Mermaid Theme"'i bestelemiş olduğu. Woww diyorum.
Biraz da Eric ile sahneye çıkan çok başarılı ve genç bir ekipten oluşan Rezonans'dan bahsetmek istiyorum.
Rezonans Grubu, 2010 sonunda koro müziğini en kaliteli şekilde icra etme sevdasıyla kuruldu.
Tecrübeli koristlerden oluşan topluluk bugüne kadar birçok koro festivalinde ve Türkiye'nin farklı şehirlerinde turne gösterileri yapan gençlere çok iyi örnek olan bir sanat topluluğu.
Sadece Eric Whitacre değil daha bir çok uluslararası üne sahip Simon Carrington,Volker Hempfling, Qin Huang gibi konuk şeflerle de konser verdiler.
Grubun genç şefi Burak ise Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi yüksek lisans mezunu.
Koro Şefliği eğitimi için uluslararası ustalık sınıflarına ve dünyaca ünlü koro şeflerinin atölyelerine katıldı.
Türkiye'de koro festivalleri düzenledi. Özellikle Boğaziçi Üniversitesi Gençlik Koroları Festivali olan KoroFest'i hayata geçirdi. Rezonans grubunun kuruluşundan bu yana şefliğini yürütüyor kendisi.
Sahnede de Eric özellikle kendisinin ne kadar başarılı bir şef ve ekibinin uluslararası seviyede bir koro grubu olduğundan bahsetmesi bizleri çok gururlandırdı.
Bu arada 14 Aralık 2014 tarihi Dünya Koro Günü. Eminim bu janra gönül verenler harika organizasyonlar düzenleyeceklerdir bu tarihte.
Bu vesileyle de Aciman'ın Sanat Güncesi olarak Rezonans Grubunun ve tüm koristlerin 14 Aralık Dünya Koro Gününü kutluyoruz.
Etiketler:
14aralıkdunyakorogunu,
burakonurerdem,
ericwhitacre,
grammy zorlucenterpsm,
hans zimmer,
interstellar,
mermaid theme,
müzik,
rezonans koro,
sanalkoro,
sehir etkinlikleri,
virtualchoir
10 Kasım 2014 Pazartesi
DİNLEME ODASINI DUYDUNUZ MU?
İstanbul hep demişimdir gerek konser organizasyonları gerek sinema,tiyatro ve görsel sanatları olsun en az Avrupa metropolleri kadar başarılı.
Boşu boşuna İstanbul'un gece hayatı en az Londra, New York, Berlin gibi demiyorlar. Tam %100 olmasa da bizim şehrimizde de çok güzel mekanlar,lokal ve uluslararası festivaller,etkinlikler ve uluslararası üne sahip çok büyük isimlerin konserleri oluyor. Bunun dışında sanatla ilgili daha farklı oluşumlar da var.
Bir sanat kültür bloggeri olarak size bize ait bu farklı oluşumlardan biri olan Dinleme Odasını tanıtmak istedim.
Dinleme Odası Projesi her ay belirli bir albümü dinlemek üzerine kurulmuş bir etkinlik serisi aslında.
Yaptıkları ve sundukları iş çok niş ama hitap ettiği kitle olarak da bir o kadar besleyici.
Müzik sadece dinlemek veya önermek değil onlar için. Müzik onlar için kapak tasarımlarından tutun da şarkı isimlerine kadar tartışılan,sözlerine kadar konuşulan, farklı fikirleri paylaştıkları ve bunları biz müzikseverlerle paylaştıkları bir oluşum.
Dinleme Odası Projesi aslında son dönemlerde albüm yapmak yerine tek tek şarkı yayınlarız diyen müzisyenlerin artmasından hoşlanmamalarından doğmuş bir proje. Her ay Galatasaray Kontra Plak mağazasında gerçekleşiyor. Minik ama bir sürü plakların satıldığı çok şirin bir yer.
Bu projenin 4 kurucusu var. Onlara da bu güzel oluşumdan dolayı teşekkür ederek isimlerini sizlerle paylaşmak isterim. İsimlerinin üstlerine tıkladığınızda kendilerine ait web sitelerine ulaşmış olacaksınız. Sitelerde ne kadar müzik ile ilgili derin bilgiye sahip olduklarını ve müziğe nasıl gönül verdiklerini göreceksiniz.
Zülal Kalkandelen
Ezgi Aktaş
Rahşan Koçoğlu
Okay Aydın
Ayrıca bu web sitelerinden müzik dünyası ile ilgili son güncel bilgilere de ulaşabilirsiniz.
Dinleme Odası sistemi şöyle işliyor. Her ay bir albüm belirleniyor.
Biz davet edildiğimiz gece LAMB'in "Backspace UnWind" isimli albümünü baştan sona orada beraber oturduğumuz 30 kişi ile bir dinledik. Albümde en beğendiğim şarkı olan "We Fall In Love" şarkısını da paylaşmak istedim.
Daha sonra da ortak bir değerlendirme süreci başlıyor ki benim için en çok keyifli yeri de o bölümdü.
Bende sıra bana gelince naçizane fikirlerimi belirttim. Çok farklı açılardan yaklaşan, sanatçının, veya grubun her işini takip eden fanatik derecede dinleyicilerin yorumlarını dinlemek de farklı bir deneyimdi benim için.
Hani film festivallerinde film izledikten sonra film üzerine yapılan konuşmaların keyfi vardır ya onu müzikte yaratmaya çalışmışlar.
Sizde bağımsız oluşumlardan keyif alabilirim ve farklı bir şehir aktivitesine katılayım diyorsanız ufak ikramlarla beraber size güzel 1.5 saat geçirtecek Dinleme Odası'na uğrayın derim.
31 Ekim 2014 Cuma
LESZEK MOZDZER İLE İÇTEN BİR SOHBET
Geçen hafta Aciman'ın Sanat Güncesi olarak 24.Akbank Jazz Festivali açılışına gittik.
Festivalin iki tane ana açılış sanatçıları var idi. Lezsek Mozdzer vr China Moses.
China Moses; o da müthiş bir sesdir bu arada.
Akbank Sanat'a vardığımda güzel bir şeyler dinleyeceğimi biliyordum da Lezsek'in bu kadar başarılı ve seyirciyi kendine beş dakika içinde bağlayacak bir aurası olduğunu beklemiyordum açıkçası.
Hani klasik müzik sanatçıları daha bir mesafeli olur ya seyircisi ile. İşte yeni jenerasyona klasik müziği sevdirmeyi sağlayacak sır bence sanatçının o müthiş yeteneğini samimiyet ile seyirciye aktarıp bağ kurabilmesi.
Lezsek bunu tam anlamıyla başardı. Gerçekten çok esprili. Konserde ve konser sonrası bayağı güldürdü bizi.

Sonuç olarak o gece çok net, gerçekten sanatçı ruhlu bir insanla tanışıp klasik müzik,hayat ve evrensel konulardan konuştuk.
İstanbul'a bir daha ki gelişinde muhakkak tavsiye ediyorum kendisini izlemenizi. 1.5 saat ne kadar çabuk geçti,nasıl bitti anlamadık bile. Sahneden indikten sonra tekrar bis yapmasına rağmen salonda alkışlar dinmedi.
Biz ekip olarak Lezsek'i tanıdığımız ve çok kısıtlı bir süre içinde bize zaman ayırıp kalbinden geçenleri,sorularımızı içtenlikle cevaplayarak bizi esprileri ile güldürdüğü için ve son olarak sanatına, hayranlarına duyduğu saygıyı bizle paylaştığı için çok teşekkür ediyoruz.
Size şimdi onun biraz kim olduğundan,başarılarından ve röportajımızda bize yanıtladığı cevaplardan bahsetmek istiyorum.
Beş yaşından beri klasik müzik eğitimi alan Polonya'nın en ünlü uluslararası sanatçısı olan
Lezsek,özellikle dünyada kendini Chopin gibi sanatçıların klasik eserlerini özgün jazz yorumları ile çalarak tanıtmıştır.
Festivalden festivale koşan sanatçı,İstanbul konseri öncesi Sırbistan'da konserini verdiğini, Akbank Jazz Festivali açışından sonra da Kopenhag Jazz festivalinde konser vereceğini söyledi bize.Dünyanın jazz janrına ait en prestijli ödüllerinden biri olan Diamond Award'u kazanan en genç sanatçılardan birisidir. Klasik müzik piyanist ve besteci kimliğine ek Hollywood filmleri içinde beste yapmışlığı var.
Aşağıda sizinle paylaşacağım ilk video"Rosemary's Baby". Özellikle duayen Marcus Miller ile beraber performans ettikleri canlı konser kaydını paylaşmak istiyorum.
Videodaki kalabalığa dikkatinizi çekmek isterim. Bu kadar kalabalık klasik müzik konseri mi olur diye düşünebilirsiniz. Evet oluyor. Darısı bizim ülkemizin de başına diyorum.
Sohbetimiz ilerledikçe klasik müzik anlayışının eskilerde ki gibi olmaması için 20.yüzyılın tüm teknik altyapısının kullanılması gerektiğini bunun içinde klasik müziğe jazz esintileri de katarak farklı melodik ve etkin bir soundla daha çok kişiye ulaşmayı hedeflediğini ifade etti.
Son olarak da Allah'ın ona verdiği bu güzel enerji ve yetenekle kendisinin insanlar için bir araç hatta köprü olduğunu, müziğiyle iletişim kurduğunu ve kendisine de en çok çok ilham veren şeyin bu köprü olgusu olduğunu belirtti.
Aklımda konserle ilgili net kalan olgulardan biri de hemen hemen tüm eserlerinden buram buram melankoli ve romantizm kokuları yayılmış olması idi.
Dediğim gibi tekrar olur da konser için gelirse kaçırmayın. Klasik müzik sevmiyorsanız bile size sevdirebileceğini düşünüyorum. Kendisinin canlı performans da sunduğu resmi web sitesine göz atmak isterseniz tık tık.
Kaç klasik müzik sanatçısı sonuçta Nirvana çalar ki konserlerinde ya da albümünde yer verir?
O videoyu da aşağıda paylaşıyorum. Kendisi de sıkı bir Nirvana hayranı bu arada:)
Madonna'nin "Music" isimli şarkısında ki sözlerini hatırlattı bu Nirvana hayranlığı. Ne dersiniz?
"Music makes the people come together"
"Music makes the bourgeoisie and rebel ........."
17 Ekim 2014 Cuma
GAYE SU AKYOL
Gaye Su Akyol'un o billur sesi ile bu Eylül ayında tanıştım.
İçinde bulunduğum durumdan bahsetmek gerekirse eğer, yaz sonu harika bir doğa ortamında beraber olduğum insanlar denize girip keyif yapar iken benim işle ilgili acil bir rapor yapmam gereken bir zamana denk gelmişti.
Bulunduğumuz mekanda biraz denizden uzak ama önümde de koca koca dağların manzarasını alarak kuytu sessiz bir yer buldum. Konsantre olduğumda birkaç saatte bitirebildiğim bir rapor bu ve inanın bana seslenseniz de fokuslandığımda o an sizi duyamayabilirim.
Rapora başladıktan sonra sanırım ya yarım saat ya bir saat sonra bir görevli geldi ve müzik yapmaya başladı. Slow ve jazz çaldığı için o sıkıcı raporu yapmak biraz keyif vermişti ki kendimi en son şu son çaldığınız şarkıyı tekrar çalar mısınız der iken bulana kadar. Gaye'nin sarkısını tekrar dinlemek istemişim farkında olmadan.
Onun o güzel sesi sayesinde o sıkıcı raporu daha erken bitirebildim.Normalde kulağa güzel gelen her sesi, müziği seviyorum ama işte o en çok sevdiklerim hep böyle beni durup dururken yakalayabilenlerden oluyor.
Müzikle beraber çalışabilirim, konsantre olabiliyorum diyorsanız siz de benim gibi bir gün deneyin derim. Müthiş::)
Onu size tanıtmak için araştırdığımda gördüm ki iceberg'in görünmeyen kısımı misali lebiderya ve sanatla iç içe bir sanatçı kendisi.
Yirmi dokuz yaşında gencecik, ilk solo albümü olan "Develerle Yaşıyorum" olan Gaye Su Akyol, ünlü ressam Muzaffer Akyol'un kızı. Baba kız olarak bu sene 29 Nisan-14 Haziran tarihlerinde "Düalizm: Ruh ve Madde" isimli ortak bir resim sergisi bile gerçekleştirdiler.
Serginin detaylarını ekavarttv'den kısaca gezerek görebilirsiniz.
Küçük yaşlardan beri hep müzisyen olacağını bilen insanlardan kendisi.Ortaokuldan beri müziğin içinde. Deep Purple,Nirvana Jethro Tull, Aziza Mustafa Zadeh etkisi ile büyümüş .
Etnik müzik ile pop müziğin karışımı bu kadar mı asil olur?
Hele o şarkı sözlerine dikkatinizi verdiğinizde özellikle Develerle Yaşıyorum için yüzünüzde kocaman bir gülümseme olmaması imkansız.
Onun için neden rakı içerken eşlik edecek en genç ve iyi ses dediklerini anladım ve katılıyorum.
Albümün soundu,aranjmanları ve vokaller çok kaliteli. Batı ve Doğu sentezi çok iyi harmanlanmış.
Albümün Büyük Ev Ablukada'nın kurduğu Olmadı Kaçarız Plakçılık'tan çıktığını duymak da hoşuma gitti.
Müthiş soundlu müzik ve müziğin gücünden öte çok farklı hikayelerin kurgulanmamış şarkı sözleri. Hiç yabancı gelmedi.
Benim iki üç tane nerede konser verse takip ettiğim özel sanatçılarım vardır. Birsen Tezer,Yasemin Mori, Bora Uzer, Büyük Ev Ablukada gibi. Gaye Su Akyol'da artık bu listede. Kendinize bir iyilik yapın ve bu müthiş sesi takibe alın.
Ekim ayında da Karaköy'de özel bir kulüpte konserler veriyor.
http://www.gayesuakyol.com/resmi sitesinden ve Facebook sayfasından kendisini ve konserlerini takip edebilirsiniz.
Canlı performans dinlemeyi seviyorsanız, kaliteli işler bizim ülkemizde de olur diyorsanız özellikle hafta arası iş çıkışı yapılacak en iyi şeylerden biri canlı canlı Gaye'yi dinlemek derim.
İçinde bulunduğum durumdan bahsetmek gerekirse eğer, yaz sonu harika bir doğa ortamında beraber olduğum insanlar denize girip keyif yapar iken benim işle ilgili acil bir rapor yapmam gereken bir zamana denk gelmişti.
Bulunduğumuz mekanda biraz denizden uzak ama önümde de koca koca dağların manzarasını alarak kuytu sessiz bir yer buldum. Konsantre olduğumda birkaç saatte bitirebildiğim bir rapor bu ve inanın bana seslenseniz de fokuslandığımda o an sizi duyamayabilirim.
Rapora başladıktan sonra sanırım ya yarım saat ya bir saat sonra bir görevli geldi ve müzik yapmaya başladı. Slow ve jazz çaldığı için o sıkıcı raporu yapmak biraz keyif vermişti ki kendimi en son şu son çaldığınız şarkıyı tekrar çalar mısınız der iken bulana kadar. Gaye'nin sarkısını tekrar dinlemek istemişim farkında olmadan.
Onun o güzel sesi sayesinde o sıkıcı raporu daha erken bitirebildim.Normalde kulağa güzel gelen her sesi, müziği seviyorum ama işte o en çok sevdiklerim hep böyle beni durup dururken yakalayabilenlerden oluyor.
Müzikle beraber çalışabilirim, konsantre olabiliyorum diyorsanız siz de benim gibi bir gün deneyin derim. Müthiş::)
Onu size tanıtmak için araştırdığımda gördüm ki iceberg'in görünmeyen kısımı misali lebiderya ve sanatla iç içe bir sanatçı kendisi.
Yirmi dokuz yaşında gencecik, ilk solo albümü olan "Develerle Yaşıyorum" olan Gaye Su Akyol, ünlü ressam Muzaffer Akyol'un kızı. Baba kız olarak bu sene 29 Nisan-14 Haziran tarihlerinde "Düalizm: Ruh ve Madde" isimli ortak bir resim sergisi bile gerçekleştirdiler.
Serginin detaylarını ekavarttv'den kısaca gezerek görebilirsiniz.
Küçük yaşlardan beri hep müzisyen olacağını bilen insanlardan kendisi.Ortaokuldan beri müziğin içinde. Deep Purple,Nirvana Jethro Tull, Aziza Mustafa Zadeh etkisi ile büyümüş .
Etnik müzik ile pop müziğin karışımı bu kadar mı asil olur?
Hele o şarkı sözlerine dikkatinizi verdiğinizde özellikle Develerle Yaşıyorum için yüzünüzde kocaman bir gülümseme olmaması imkansız.
Onun için neden rakı içerken eşlik edecek en genç ve iyi ses dediklerini anladım ve katılıyorum.
Albümün soundu,aranjmanları ve vokaller çok kaliteli. Batı ve Doğu sentezi çok iyi harmanlanmış.
Albümün Büyük Ev Ablukada'nın kurduğu Olmadı Kaçarız Plakçılık'tan çıktığını duymak da hoşuma gitti.
Müthiş soundlu müzik ve müziğin gücünden öte çok farklı hikayelerin kurgulanmamış şarkı sözleri. Hiç yabancı gelmedi.
Benim iki üç tane nerede konser verse takip ettiğim özel sanatçılarım vardır. Birsen Tezer,Yasemin Mori, Bora Uzer, Büyük Ev Ablukada gibi. Gaye Su Akyol'da artık bu listede. Kendinize bir iyilik yapın ve bu müthiş sesi takibe alın.
Ekim ayında da Karaköy'de özel bir kulüpte konserler veriyor.
http://www.gayesuakyol.com/resmi sitesinden ve Facebook sayfasından kendisini ve konserlerini takip edebilirsiniz.
Canlı performans dinlemeyi seviyorsanız, kaliteli işler bizim ülkemizde de olur diyorsanız özellikle hafta arası iş çıkışı yapılacak en iyi şeylerden biri canlı canlı Gaye'yi dinlemek derim.
Etiketler:
buyukevablukada,
develerle yasiyorum,
dualizm ruh ve madde sergisi,
ekavarttv,
gaye su akyol,
karakoy kulah,
muzaffer akyol,
müzik,
sehir etkinlikleri
8 Ağustos 2014 Cuma
NILE RODGERS
Müzik dünyasının bana göre dehalarından biri olan Nile Rodgers ile ilgili yazı yazmayı uzun zamandır istiyordum.
Şu an İstanbul'un hemen her yerinde karşıma çıkan Pharrell Williams konseri billboard ve duyurularını da gördükçe artık onun hakkında yazmanın vaktidir diye düşündüm.
Pharrell ile ne alaka der dediğinizi duyar gibiyim. Nile Rodgers, Pharrell ve Daft Punk ile beraber Daft Punk'ın son albümü olan Random Access Memories'de çok büyük rol alan bir isim.
Daft Punk, Pharrell'e Nile Rodgers'in albümlerinde görev alıp çalacağını söyler ve kendisinden de bir şarkı yazmasını ister . Sonuç ise artık bir fenomen olan ve bence dans müziği kategorisinde hep bir klasik olacak "Get Lucky" ortaya çıkmış olur. Everything But The Girl Missing şarkısı gibi. O da 1994 yılından beri bir klasiktir dans müziğinde.
Bu seneki Grammy ödül töreninde Stevie Wonder ile beraber canlı söyledikleri Get Lucky performansı müthişti. Tüm salon dans edip ayakta dakikalarca alkışlamışlardı bu üç sanatçıyı. Aşağıdaki videoda da sürekli gülümseyen rasta saçlı gitarist Nile Rodgers. İnanılmaz pozitif, tatlı ve enerjik biri.
O performansı bir daha izlemek isteyenler için gelsin...Hem de 7 Eylül Pazar Pharrell İstanbul konseri öncesi içinde güzel bir ısınma turu olur.
Aslında Pharrell ve Daft Punk'dan bağımsız çok çok önemli bir müzik adamı, besteci,prodüktör ve çok başarılı bir aranjördür Nile Rodgers. Birden fazla Grammy ödülleri kazanmış efsanevi bir gitaristtir.
İsmi daha çok Pharrell & Daft Punk işbirliği kapsamında meşhur Get Lucky ile şarkısı ile gündeme gelmiş olsa bile kendisinin yıllardır sürmekte olan hem solo kariyeri hem de daha bir sürü dünya starlarıyla iş birliliği ve prodüktörlük projeleri var.
Diana Ross, David Bowie, Prince, Duran Duran, Madonna sadece bunlardan bazıları desem.
Madonna'nın Like a Virgin albümünü ve David Bowie'nin Lets Dance albümünü sadece on yedi günde yapmış.
1976 yılından beri kurmuş olduğu Amerikalı ünlü bayan vokal Chic grubu ile hala müzik yapmaya devam eden bu 62 yaşındaki özel insan başarısına sürekli yenilerini ekliyor.
Kariyerine hala devam ediyor konusuna değinmemin aslında başka bir sebebi var.
2010 yılında çok ileri derece kansere yakalanan Nile Rodgers, çok uzun bir tedavi sonrası kanserli hücrelerinden kurtuluyor. Tüm süreci ailesinden gizleyip onları üzmemek adına tek başına yaşıyor.
Zamanla da iyileşiyor. Aslında burada çok da detaya girmeyeceğim ama müzik beni iyileştirdi demekten hiç vazgeçmediğini araştırmalarımda gördüm.
Nile Rodgers'ın kendi profesyonel web sitesinin içinde şu an dünyada birçok kanser hastasına örnek olmak, onları cesaretlendirmek ve kendi hikayesini çok net bir şekilde paylaşmak amaçlı hazırlanmış şahsi bir kanser blogu var. "Walking on Planet C" İngilizce dışında birçok dünya dilinde de aynı anda güncellenerek milyonlara ulaşıyor.
Lütfen dikkatinizi çekerse incelemenizi rica ediyorum. Bu kadar başarılı ve müthiş bir kariyere sahip, ünlü,varlıklı, şaşaalı, müthiş bir hayatı olduğunu düşündüğümüz bu insanın aslında ne kadar kötü bir dönemden geçtiğini ve bunu da çok içtenlikle nasıl yendiğini ve insanlara nasıl bir rol modeli olmaya çalıştığını yansıtan bir blog.
Kariyerindeki bereketin tam tersi özel hayatında olmamış maalesef. İleri derecede ki kanser olayını da katarsak bayağı travmatik durumlar yaşamış Nile Rodgers.
Annesi kendisini on üç yaşında dünyaya getirdiğinden evlatlık olarak verilmiş.Annesi onu geri almak için uğraştıysa da üvey babası onu birkaç kere evden kovmuş. Gençlik döneminde ise ailesinin uyuşturucu bağımlılığı ile savaşmış. O dönemlerde yaşadığı tüm travmaların onu bugünün başarılı yapımcısı, şarkı yazarı ve problem çözücüsü yaptığını röportajlarında belirtiyor.
Kötü şartlarda büyümüş olmasına rağmen ailesine ve üvey kardeşlerine çok bağlı Rodgers. Aşağıdaki cümlelerini "Le Freak: An Upside Down Story of Family" isimli otobiyografisi için basınla yaptığı bir röportajından aldım.
"Annem ve erkek kardeşlerim bütünüyle bana bağımlı yaşıyorlar. Aslında hepimiz hâlâ hippiler gibi yaşıyoruz, ben de bu klanın para kazanan üyesiyim. Böyle olmasını istemezdim, ama işin iyi tarafı dünyanın en iyi, en zarif kardeşlerine sahibim. Kendi çocuklarım olmadı. Bütün ailenin reisi gibiyim şimdi. Çok çalıştım, hayatımda çok büyük değişimler geçirdim ve hepsine de kardeşlerim eşlik etti."
Ne kadar tatsız dramalar yaşansa da o insan için yazılan kaderin önüne geçilemiyor. Yani her zaman çok kötü gibi görünen şartların altında bambaşka fırsatlar ve hayırlar var.
İyi hafta sonları:)
4 Temmuz 2014 Cuma
DARKSIDE PROJECT
Uzun bir süreden sonra tekrar yazılara geri döndüm. Bazı imkansızlıklar nedeniyle ara ara yazdığım blogumu çok boşlamış olmanın verdiği vicdan azabıyla karşınızdayım.
Sanırım artık daha çok paylaşımlarımı arttıracağım.
Uzun bir aradan sonra beni ilk heyecanlandıran ve hemen siz değerli okuyucularımla paylaşmak istediğim bir müzik projesinden bahsetmek istiyorum.
"DARKSIDE PROJECT" Eğer ev partileri veriyorsanız ya da arkadaşlarınızla evde müzik dinleyip, müzik yapmak istiyorsanız size hızır gibi yetişecek bir çözüm bu proje.
Elektronik müzik takip eden insanların hemen aklına gelebilecek isimlerden biri olan Şili asıllı Amerikalı Nicolas Jaar'dır.
Dünyada olduğu kadar ülkemizde de çok popüler bir DJ ve müzik prodüktörü kendisi.
Hemen hemen tüm elektronik müzik festivallerinde hatta IBIZA'da çok rahatlıkla kendisine rastlamış ya da rastlayacak olabilirsiniz.
Benim ona bu kadar saygı duymamın bir başka sebebi ise müzik hayatına Mulatu Astatke'den deli gibi etkilenerek giriş yapmış olması. Mulatu Astatke'yi bu sene Mayıs ayında gene canlı Chillout Festivalinde dinlemek başka bir ayrıcalıktı.
Bir başka ünlü prodüktör olan Dave Harrington' ile güçlerini birleştirerek bu projeyi hayata geçirdiler.
Bu birleşmenin ilk meyvesi olan "Pyschic" albümüne biz bayıldık.
Yazın veya herhangi bir zaman düzenleyeceğiniz bir ev partisinde müziği loopa alın ve herkesin bayılacağı,yerinde duramadan dans etmek isteyecekleri bir ortam olacağına pek eminim.
Daha önce Jaar akımından zevk almamış olsanız bile seveceğinizi garanti ediyorum.
Asıl güzel haberlerden biri ise 31 Ağustos gecesi Çeşme Before Sunset 'de ilk Darkside Project konseri gerçekleşecek.
Kesin olmamakla birlikte sanırım 2 Eylül 2014 Salı akşamı İstanbul'da bir Darkside konseri olacak. Tarih yaklaştıkça ve konser netleşecek ise twitter adresimden de duyuruyor olacağım.
Biz heyecanla bekliyoruz. 2010 yılında ülkemizde Nicolas Küçük Otto 'da şahsi bir konser vermişti. Bireysel soundundan çok bu proje kapsamında oluşturdukları soundu daha pek bir sevdiğimi söyleyebilirim.
Elektronik müzik sevmem derseniz de hiptonik bir sound sizi beklemekte. Yeni bir şey denemek isteyenlere ve özellikle Nicolas meraklılarına duyurulur.
Evdeyseniz açın aşağıdaki müziği ya da işte kafanızı yormadan farklı sounda sahip müzik eşliğinde çalışmak istiyorum diyorsanız işte size canlı New York çatı katı Boiler Room kayıtları.
24 Şubat 2014 Pazartesi
BU MELODY BAŞKA BİR MELODİ
İnsanın profesyonel kimliği ile doğumunda aldığı isim arasında ortak bir kader var mıdır acaba düşünemeden edemiyorum her Melody Gardot'u dinlerken.
Bugün onu yazmak, ondan bahsetmek, onu tanımayanlar içinde tanıştırmak istedim. Kendisi nerede karşıma çıkarsa çıksın herhangi bir radyo kanalı olsun televizyonda Live from Abbey Road Show, Late with Jools Holland olsun,dinlemekte öncelik verdiğim ve şapka çıkarttığım takip ettiğim sanatçılarımdan biridir.
Zaman zaman canım onu dinlemeyi çeker. Evet komik bir benzetme oldu sanki ama bu sesi dinlemek benim için çok sevdiğim bir tatlı ya da favori yemeği aş ermek gibi geliyor.
Melody Gardot,Phliadelphia Pennsylvania kökenli Grammy adaylığı olan jazz, akustik folk ve blues şarkıcısı ve bestecisidir. Aslında bu müthiş başarısının arkasında bambaşka bir hikaye var. Öğrendikten sonra kendisine duyduğum saygı sempatiye dönüştü. Belki de bir ilhama.
17 yaşında bisiklette giderken bir arabanın kendisine çarpması sonucu omuriliğinde ciddi bir hasar oluşuyor. Yaşaması bile mucize diyor doktorları.Uzun süre hastanede tedavi görürken kendi kendine gitar çalmayı öğreniyor ve şarkı bestelemeye başlıyor. İlham kaynağı ise Janis Joplin, Miles Davis Duke Ellington gibi isimler.
Budizm felsefesi ve makrobiyotik beslenme onun iyileşmesini sağlayan iki unsur hayatında.
Müzik kariyerinin dışında hala bir sürü hastane ve üniversitede yaşadığı tecrübeyi ve müzik terapisi ile nasıl beynini iyileştirdiğini anlatıp hastalara ilham kaynağı oluyor.
Makrobiyotik beslenme iri taneli tahıllarla beslenerek hastalıkların tedavisinde kullanılan Çin felsefesinden doğmuş bir akım. Ying ve Yang prensiplerinden oluşuyor. Çok fazla detaya girmedim burada o nedenle, daha fazla bilgiye burayı tıklarayarak ulaşabilirsiniz.makrobiyotik beslenme.
Bende ilk Melody'nin hayatını okurken bu akımla tanışmıştım. Paylaşmadan edemedim.
Uzun sözün kısası çok tatsız bir olay çok büyük bir başarı hikayesine, günümüzün en takdir edilen, festivalden festivale koşan bir sanatçının yaratılmasına sebebiyet vermiş.
Bugün bulunduğu yeri düşünecek olursak ne kadar büyük bir ilham ve başarı hikayesi. Hayatta her şey mümkün demek ki.
Melody, kaza nedeniyle oluşmuş beyin travmasını ve bu kötü tecrübeyi atlatmış olsa da ışığa karşı aşırı oluşmuş olan hassasiyeti hala kendisine eşlik ediyor.
Bu nedenledir ki Melody Gardot sürekli özel lensli gözlük takıyor.
Kendisini size dinletmeden önce onla ilgili başka bir nüansa daha değinmek istedim. Bakalım bana katılacak mısınız?
Aşağıda iki resim aynı kadın değil desem. Bende ilk gördüğümde bu baştaki resmini ne yalan söyleyeyim bir zamanlar çok popüler olan pop vokal Anastasia vardı ya o zannetmiştim.
Bu resimde bayağı bir benzerlik var bence. Yakından bakıldığında çok benzemiyorlar aslında ama Melody Gardot'u tanımayanlar bu resme bakınca bende oluşan çağrışımı yaşayabilirler.
Bu küçük tesadüfü de paylaştıktan sonra sizi bu müthiş sesin canlı bir performansı ile baş başa bıraksam iyi olacak.
5 Temmuz 2013 tarihinde İstanbul Jazz festivali kapsamında İstanbul'da konser veren Melody umarım tekrar ülkemize gelir.
Onu artık her dinlediğinizde sizin de onu benim gibi yaşam hikayesini hatırlayarak başka bir boyutta dinleyeceğinizi düşünüyorum. Ne dersiniz?
25 Aralık 2013 Çarşamba
LONDON GRAMMAR
LONDON GRAMMER
9 Eylül 2013 tarihinde çıkan " IF YOU WAIT" isimli albümleri baştan sona sıkılmadan dinlediğim albümler arasına girdi.
Bu yepyeni acayip yetenekli grubu sizle de tanıştırmak istedim.
London Grammar, İngiliz kökenli bir trip hop grubu. Açıkçası ben de başta indie rock grubu olduklarını düşünmüştüm.
Yaptıkları müzik açısından özellikle aşağıda dinleteceğim şarkıları dinledikten sonra bana hak vereceğinizi düşündüğüm "The XX " grubunun kendileri ile özdeşleşmiş tını ve intro müziğini çağrıştıran bir soundları var.
Grubun baş vokali Hannah Reid. Diğer iki müzisyen ise Dot Major ve Dan Rothman .
Konuya geri döner isek grubun bazı şarkıları olan "Darling Are You Gonna Leave Me" ve "Feelings " buram buram "Florence & The Machine" kokuyor. Hannah'in sesi aynı Florence. Prodüksiyon sanki onlara ait gibi hissettim ne yalan söyleyeyim.
Şahsen en sevdiğim şarkıları "Darling Are You Gonna Leave Me", "Strong" ve "Feelings".
Sonuç olarak yapılan bütün işe ve büyük resme bakacak olursak gene de gözden kaçırılmayacak kadar başarılı bir grup olduklarını düşünüyorum.

Bu arada Trip Hop akımı nedir diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Bu tarz grupları tanıtırken farklı müzik janrlarından da detaylı bahsetmekte fayda var.
Trip Hop,1990 yıllarında İngiltere'nin Bristol şehrinde doğmuş bir akım.
Biraz downtempo elektronik, biraz da deneysel breakbeat şarkılarını kapsayan janrdır diyebiliriz.
En belirgin özelliği olan bateri kullanımını hip hop'dan diğer öğelerini de dans müziği,house, dub ve reggae'den alıyor.
Oyle az buz da değil hepimizin çok sevdiğini düşündüğüm Gorillaz,RadioHead,Portishead, Massive Attack trip hop akımın yaptıkları müzikte kullanmış ve etkilenmişlerdir.
Portishead ve Massive Attack zaten bu akımın öncülerinden.
Bu yazıyı hazırlıyordum ve tam da Portishead'den bahsederken eş zamanlı muhteşem Glory Box şarkısının çalması da hoş bir tesadüf oldu benim için.
Evet az yazı bol müzik zamanıdır aslında şimdi. 2013'un bu son postunu müziklerle uğurlamak gerekli diye düşündüm.
İyi bir sene beklesin hepimizi. Mutlu, sağlıklı barış dolu, kültür ve sanatın ,eğitimin, dürüstlüğün, insanlığın, şefkatın yükseldiği bir yıl olsun bana,aileme, sevdiğime, dostlarıma ve tabi ki güzel ülkeme...
24 Nisan 2013 Çarşamba
SMASH
Zaman zaman arkadaşlarım bana blogumda dizi tavsiyesi neden vermiyorum diye sorup duruyorlardı.
Blogumun içinde hiç bir zaman bir dizi tanıtımı yapmayı düşünmemiştim.
Daha ilk günden bugüne hep blog konseptime bağlı kalmayı seçip herhangi bir dizi tanıtmanın içeriğime uygun olmayacağı düşüncesindeydim. Ama sanırım bugüne kadarmış.
Bana bir arkadaşımın yurt dışından getirip paylaştığı ve ikinci sezonun yayınlanan en son bölümüne kadar çok keyif alarak seyrettiğim SMASH isimli harika bir müzikal yapımdan bahsetmek istiyorum.
En az sizde benim kadar Broadway müzikal showlarını yurt dışında takip edip biletleri ne kadar yüksek ücretli olursa olsun kaçırmayanlardansanız eminim bu diziye bayılacaksınız.
Marilyn Monroe'nun hayatını anlatan bir Broadway müzikalinin sıfırdan başlayıp show zamanına kadar geçen uzun ve zorlu yapım sürecini anlatmışlar.
Garanti ediyorum müzikal sevmeyenler bile hiç sıkılmadan izleyebilirler.Çok iyi kurgulanmış takip edilir bir konusu var.
Yazarlar, prodüktörler,dansçılar, Broadway divaları, ünlü yönetmenler, NewYork'un acımasız sanat camiası hepsi çok açık ve net bir şekilde karşınıza çıkacak.
Kadro harika. Debra Messing, Angelica Houston,Coupling dizisindeki sevimli İngiliz aktör Jack Davenport gibi bayağı ünlü sima var. Marily rolünü oynayan başrollerde ki iki bayanın sesleri inanılmaz. Esmer olan Katharine Mcphee, American Idol 5.sezon ikincisi, sarışın olan Megan Hilty çok ünlü bir Broadway sanatçısı.
Ama sanırım baş rolde benim için kaliteli müzik yer alıyor.
Dediğim gibi müzikler, şarkı sözleri olağanüstü. Konuk sanatçılarla beraber kulaklarınızın bütün pası da silinecek.
Birinci sezonda konuk sanatçılardan bazıları Uma Thurman, ikinci sezonda Jennifer Hudson, Lisa Minelli.
Broadway showlarının fikir aşamasından nasıl yıllar süren hit showlara dönüşmesini hep merak ederdim. Merakıma özel sanki benim için bu diziyi hazırlamışlar.
Yapımcılığını Steven Spielberg üstleniyor, kendisinin ne kadar harika işlere imza attığını tekrardan burada belirtmeme gerek yok.
Bu diziye de ne kadar klas bir dokunuş yaptığını gerek çekimlerden, gerek senaryodan, gerek de diğer klasik müzikal temalı film veya televizyon showlarından farklı olmasından anlayabiliyorsunuz.
Dizi zaten birinci sezonun üçüncü ya da dördüncü bölümü sonrası bayağı bir ivme kazanıyor. İkinci sezonda bayağı iyi.Tek negatif yorumum birinci sezona göre karakterleri çoğalttıkları için biraz senaryo dağılmış ama daha fazla show müzik ve görsellik artmış.
Sonuç izlemesi çok keyifli.
Ülkemizde kablolu kanallarda henüz yer almıyor ama yer alırsa sakın kaçırmayın.
DVD sini bulabilirseniz de kesinlikle tavsiyemdir.
15 Şubat 2013 Cuma
THE LUMINEERS
Denver Kolorado kökenli cıvıl cıvıl çok eğlenceli ve basit tonlardan harika hit şarkı çıkarabilen bir grubu tanıtmak istedim bugün. The Lumineers.
The Lumineers grubu, Wesley Schultz, Jeremiah Fraites ve Neyla Perake'den oluşuyor.
Onlar müzik yapmaya 2005 yılından itibaren başlıyorlar ama asıl başarı 2011 yılının Aralık ayında Amerika'da çok seyredilen "Dixie's Hearth" isimli dizinin sezon finalinde hit şarkıları "Ho Hey" çalınmaya başlaması ile geliyor.
Ve bu başarı bu senenin Grammy ödül törenine kadar uzanıyor diyebilirim.
Haziran 2012 de albümleri sonunda piyasaya çıkıyor. "Ho Hey" isimli şarkının başarısı zaten ortada. Aşağıda dinlediğinizde hemen insanı saran, içini ısıtan ögelerle dolu olduğunu düşüneceksiniz.
Pop folk veya folk rock sevmeseniz de inanın şarkı kendini sevdirecek türde.
"Ho Hey" ile ilgili ilk dinlediğinizde anında şarkıya aşık olacağınız ve grubun akustik folk tınılarının sizi esir alacağı yönünde yabancı basında da yorumlarla karşılaştım. Nitekim benim de şahsi düşüncelerimde o yönde.
Grubun müziği ve şarkı sözleri ve bütün felsefesi sadelikten oluşuyor.
Jeremiah Fraites'in verdiği roportajlarda da kendisi tekerleği tekrardan icat etmediklerini ya da herkesden farklı birşey yapmadıklarını belirtiyor.
Sadece grubun oluşturdukları fikirlerin çok basit ve herkese ait olabileceğini, herhangi bir enstrüman çalan bir kişinin çok kolaylıkla kendi şarkılarını icra edebildiklerini söylüyor.
İyi müzik, basit söylemler ve dinleyiciyi ele geçirecek bir kimya. Sanırım başarılarının sırrı bu.
Hepimizi haftasonuna hazırlayacak "Ho Hey" isimli şarkıyı ve ayrıca çok iyi olduğuna inandığım "Stubborn Love" isimli başka bir şarkılarını da paylaşarak sizi The Lumineers ile başbaşa bırakıyorum.
İyi eğlenceler:)
İyi eğlenceler:)
3 Ocak 2013 Perşembe
CHINAWOMAN
Birkaç süredir bize virüs gibi bulaşan harika bir vokali tanıtmak istedim size.
Belki kendisini tanıyorsunuz hatta hayranısınızdır. Belki de benim gibi geç keşfedenlerdensiniz.
Bir o kadar güzel anlamda melankolik, birkaç kere dinledikten sonra tekrar ve tekrar dinleme dürtüsünü harekete geçiren, insanın ruhuna dokunan sert ve değişik bir ses tonu.
Daha onu tarif edebilecek bir sürü sıfat vardır ama aklıma ilk gelenleri paylaşarak yazıma başlamak istedim.
Evet Chinawoman'dan bahsetmek istiyorum. En güzeli de bu sene ikinci kez İstanbul'a geliyor olması.
Mayıs ayında açıkçası radarımda olmadığı için o dönemde ki konserine gitmemiştim ama
9-10 Ocak 2013 tarihinde üst üste iki gece Babylon'da sahne alacak. Ocak 2013 de böylece bir başlayıp pir başlayacağa benziyor.
Çok enteresan ki kendisini ilk dinlediğinizde ses tonunun dolayı onu daha çok erkek vokale benzetebilirsiniz.
Kimle konuşsam ilk Chinawoman'ı dinleyenlerden hemen hemen herkes aynı fikirde. Ama olsun o sese bir alışınca sizi kendine doğru öyle bir sürüklüyor ki, son 2 haftadır non stop onu dinliyorum.
Bir şarkısı bitince acaba öbürü nasıldır diye dinlemek zorunluluğunda hissediyorsunuz kendinizi.
Chinawoman,her ne kadar grubun ismi olsa da grubun baş solistin gerçek adı Michelle.
Grubun adı, Michelle'in ilk şarkı sözü yazmaya başladığı zamanlarda bilgisayarının başında otururken aklına ilk gelen isim olarak Chinawoman'ı bulması sonucu oluştu.
Rus kökenli bir ailenin çocuğu olarak Kanada Toronto'da büyüyen Michelle, tüm gençlik dönemini Rus ve Avrupa müziği dinleyerek harcamış.
Erkek arkadaşının ve tüm çevresindeki dostlarının müzisyen olması ve dostlarının bir web sitesi aç, şarkı yazdıkça yayınlarsın şeklinde cesaretlendirmesi ile ilk yazdığı şarkı "I Kissed The Hand Of My Destroyer" çıkmış ortaya.
Yukarıda da bahsettiğim gibi bütün duygusal ve yoğun şarkı sözlerini kendisi yazıyor ve hemen hemen enstrümanların da hepsini kendisi çalabildiğini belirtmeliyim.
2007 yılında çıkan ilk albüm "Partygirl "o kadar dikkat çekti ki ona modern Leonard Cohen benzetmesi yapıldı. Aslında neden benzetildiğini birden fazla albümünü, şarkılarını dinledikçe anlayabiliyorum.
Bu tarz bağımsız müzik akımının öncü efsanesi olan Leonard Cohen'i hatırlatması çok doğal ama ben birebir pek benzetme bulamadım.
2010 yılı çıkışlı "Show Me The Face "albümü ile de gerçekten başarısını pekiştirmiş.
Kendisine yaptığı müziği tarif edermisiniz sorusuna "Melodik, trajikomik, deneysel, yapmacık ile içtenliğin içiçe geçtiği,gülerken ağlatabilecek bir güce sahip" şeklinde tanımlıyor.
Kendisi için de "Ben ağırkanlı,duygusal ve olgunlaşmayı hedefleyen bir insanım. İnsanların benim için düşündüklerinden öte aslında çok daha iyi bir palyaçoyum" şeklinde açıklama yapabilen, kendine oldukça güvenen bir sanatçı.
Gerçekten "Partygirl" ve gene çok sevdiğim"I Will Be Your Woman" isimli bu şarkıları sizle paylaşmazsam olmaz, garip bir şekilde dinlemekten çok haz alabilirsiniz.
9-10 Ocak Babylon'da saat 20.30 'da sahne alacak sanatçı. Farklı, keyifli vakit geçirmek için bire bir. Bilet fiyatları 45 TL.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)






.jpg)










.jpg)

.jpg)
















